* T.C.
Cumhurbaşkanlığı forsundaki 16 yıldız; Tarihteki 16 büyük Türk
İmparatorluğunu,
ortadaki güneş ise Türkiye Cumhuriyeti Devletini simgeler.
BÜYÜK HUN İMPARATORLUĞU Mete Han 'ın Tahta Çıkışı
Mete Han’ın babası Teoman Çin
yıllıklarında Tan-hu (veya Şan-yü) diye anılmaktadır ki, Hun dilinde
imparator ünvanı olan bu tabir basit bir kabile reisi değil, çok önceleri
teşekkül etmiş bir devletin başkanı olduğunu gösterir. Üvey anasının teşviki
ile babası tarafından veliahtlık hakkının kendisinden alınması teşebbüsü
karşısında Mete Han, emrindeki demir disiplin altında yetiştirdiği 10 bin
atlı ile katıldığı bir sürek avında Teoman’ı öldurerek Hun Tan-hu’su ilan
edildi (M.Ö.209). Mete Han, doğudaki Moğol-Tunguz kabileler birliği Tung-hu’ların
ısrarla toprak taleplerine savaş ile mukabele ederek onları perişan ettikten
ve böylece hakimiyetini kuzey Peçli’ye kadar genişlettikten sonra
güney-batıya döndü ve Orta Asya’daki, Hind-Avrupa kökenli oldukları sanılan
Yüe-çi’leri yerlerinden oynattı. Bunlar kütleler halinde batıya doğru
çekilirken Mete Han güneye yönelerek Huang-ho büyük dirseği içindeki Ordos
bölgesini ele geçirdi ve oradan Çin topraklarına girdi. Mai-yi, T’ai-yuan
şehirlerini zapt ederek Han sülalesinin kurucusu İmparator Kao-ti’nin 320
bin kişilik, hemen hemen tamamen piyade ordusunu, bozkır usulü sahte ric‘at
tâbyesi ile çenber içine aldı (M.Ö. 201). İmparator, vaktiyle Türkler’in
yaşadığı bütün toprakların Hun Devletine terki, yiyecek ve ipek verilmesi ve
yıllık vergi taahhüdü şartları ile kendini ve ordusunu kurtarmağa muvaffak
oldu. Çin ile dostluk havası içinde ticarî münasebetleri geliştirirken Mete
Han, İrtiş yatağına kadar olan bozkırları (Kie-kun = Kırgızlar’ın memleketi)
ve buranın batısındaki Ting-ling’lerin yerini, bazı eski Ogur (O-k’ut)
kolları ile meskun araziyi, kuzey Türkistan’ı zaptetti ve Isık Gölü
etrafındaki Vu-sun’ları hakimiyeti altına aldı. Bu suretle büyük Hun
hükümdarı o çağda Asya kıt‘asında yaşayan Türk soyundan bütün toplulukları
kendi idaresinde tek bayrak altında toplamış oluyordu. İmparatorluk
sınırlarının Mançurya’dan Aral Gölüne, batı Sibirya’dan Gobi Çölü-Tibet
hattına kadar genişlediği bu tarihlerde Hunlar’a tabi olanlar arasında
Moğollar, Tunguzlar ve Çinliler de vardı. Mete Han tarafından Çin hükümetine
önderilen M.Ö. 177 tarihli mektuptan anlaşıldığına göre Türk devletine bağlı
kavimlerin sayısı 26 idi ve bunların hepsi, Tan-hu’nun ifadesi ile “yay
geren halk” yani “Hun” olmuşlardı.
Mete Han Döneminin Genel Özellikleri
Görüldüğü üzere bu devlet, idaresindeki
kısıtlı tarım sahalarına karşılık, daha ziyade, otlağı bol, hayvancılığa
elverişli bozkırlar bölgesinde kurulmuştu. Ekonomisinin temeli başta at
olmak üzere, hayvan yetiştiricilik idi. Buna göre sosyal durumu da, toprağa
bağlı "köylü" kültüründeki geniş arazi sahibi Çin tabakaları ile köle
sınıfından çok farklı idi. Ne malikanelere, ne de toprak kölelerine
rastlanmayan Hun bölgelerinde halk, kan akrabalığı ile birbirine bağlı
ailelerin meydana getirdiği sosyal ve siyasî birlikler olarak disiplinli ve
kendilerini müdafaa için daima silahlı kabileler (boylar) halinde yaşıyor ve
devlet bu kabile birliklerinin (bodunlar) kendi aralarında sıkı işbirliği
esasına dayanıyordu. Devlet, bu kuruluş icabı ve bilhassa ordunun Mete Han
tarafından tanziminden sonra merkezden idare edilen bir "askerî teşkilat"
niteliği kazanması sebebi ile askerî karakterde idi ve gerekli şartlar
(bozkırda eğitilmiş olmak, at ve silah) hazır olduğu için de fetihlere
açıktı. Bu yönden de "köylü" Çin devlet yapısından ayrılıyordu. Çin'de esas
rejim "feodalite" olduğu halde, Hun devletinde merkeziyetçilik dikkati
çekecek kadar belirli idi. Küçük memurlar ve bazı müşavirler belki Çinli
idi, fakat emirlerindeki silahlı kuvvetlerle aynı zamanda birer kumandan
olan bütün yüksek görevliler ile birinci derecede sorumlu makam sahipleri
hep Hun asıllı oldukları gibi, devlet teşkilatının da (mesela, sağ-sol veya
doğu-batı taksimatı vb.) Çinlilik ile hiç ilgisi yoktu; Mete Han tarafından
gerçekleştirilen ve toplulukta kabilecilik gayretlerini kırarak adeta
devlete millî topluluk havasını getiren ordudaki 10'lu tertip sistemi de
Türk idi. Esasen devletin millî karakterinin korunmasına dikkat edildiğine
dair bazı davranışlar göze çarpıyordu: Mesela Paiteng'de imparator
idaresindeki Çin ordusunu kuşatan Mete Han’ın, Çin içlerine dalarak
bozkırdan uzaklaşmasına zevcesi ve herhalde devlet meclisi tarafından engel
olunmuştu. İnanç yönünden ne Moğol totemciliği, ne de Çin toprak tanrıcılığı
ile ilgisi bulunmayan bozkır Türk Gök Tanrı itikadındaki Hun devletinin
meydana gelişinde "Çin imparatorluğu"nun model olduğuna dair yaygın görüş
normal ölçülerdeki karşılıklı kültür tesirleri dışında doğru sayılmamalıdır.
Önce, devlet Çin topraklarında değil, "Hiung-nu"lar sahasında kurulmuştu;
Ikincisi, Mete Han’ın "Gök'ün oğlu" diye bir unvan takındığı şüphelidir.
Üçüncüsü, Çin devletinde "Gök'ün oğlu" kavramı da aslen Çin değil, Türk
menşelidir. Bütün bunlardan dolayı, Mete Han zamanında kesin şeklini aldığı
görülen Büyük Hun devleti, etnik yönden ve hakimiyet anlayışı, sosyal
yapısı, idarî ve askerî kuruluşları, dini ve dünya görüşü ile, Türk
milletinin tarih ve kültüründe feyizli etkilerini iki bin yıl sürdüren bir
ana kaynak durumundadır. Bu itibarla, Türk ve dünya tarihinde çok büyük önem
taşır.
Mete’nin Ölümü ve Tanhu Ki-Ok Dönemi
Mete Han M.Ö. 174 yılında öldüğü zaman,
mülkî ve askerî teşkilatı ile, iç ve dış siyaseti ile, dini ile, ordusu ve
harp tekniği ile, sanatı ile yüksek vasıflı bir cemiyet halinde daha sonra
asırlar boyunca Türk devletlerine örnek vazifesi görecek olan, tarihen malum
ilk Türk siyasî teşekkülü, “Büyük Hun İmparatorluğu” kudretinin zirvesinde
bulunuyordu. Mete Han’ın oğlu Tanhu Ki-ok (M.Ö. 174-160) bu haşmeti muhafaza
etmeğe çalıştı. Yurtlarından atılan Yüe-çi’lerin Afganistan’da Baktria
bölgesinde, vaktiyle İskender tarafından kurulmuş olan Grek hakimiyetine son
verdikleri tarihte (M.Ö. 166) kalabalık ordusu ile Çin’e girerek başkenti
Ch’ang-an yakınındaki imparator sarayını yakan Ki-ok, bu seferdeki gayesine
uygun olarak Çin ile iktisadî münasebetini dostane bir şekilde devam
ettirmek için yanlış bir adım attı: Bir Çin prensesi ile evlendi ve bu
suretle ileride, Çin ile temasa gelen hemen bütün Türk devletleri bakımından
kötü neticeler verecek bir çığır açmış oldu. Çünkü hanedanlar arasındaki bu
tür yakınlaşmalar, her zaman Çin'in hile makinesinin harekete geçmesi için
fırsat teşkil etmiştir. Hun merkezinde Çinli Prensesin himayesinden
faydalanan Çin diplomat ve vazifelileri Hun imparatorluğu topraklarında
serbestçe gezip dolaşıyorlar, Türkler ve tabi kavimler arasında propaganda
yapıyorlar, devleti sinsice kuvvetten düşürmeğe çalışıyorlardı. Bundan
başka, ticaret malı olarak memlekete sokulup Hun ileri gelenleri arasında
revaç bulan Çin ipeği, lüks zevki yolu ile rehaveti artırmakta idi.
Tanhu Ki-Şin Zamanı
Ki-ok devrinde fazla hissedilmeyen bu
menfi durumlar onun oğlu Tan-hu Kun-şin zamanında (M.Ö. 160-126) tam bir
huzursuzluk kaynağı olarak kendisini gösterdi. Kendisi de Han sülalesine
damad olan Tan-hu, babası ölçüsünde asker ruhlu bir hükümdar olmadığı için
Hun iktidarında sarsıntılar belirdi. Çinliler’in bu devirde sınır
boylarındaki ufak çaptaki akınları durdurduğu görülüyordu. İlk defa büyük
imparatorlardan Vu-ti (M.Ö. 141-87) kalabalık ordular teşkil ederek, Hun
hakimiyetinin yıkılmasını hedef tutan planlarını tatbike girişti.
Propagandayı artırdı. Gayelerinden biri de Çin için muazzam gelir kaynağı
olan ipeğe batı bölgelerinde de yeni pazarlar bulmak ve İç Asya-İran
üzerinden Akdeniz kıyılarına ulaşan meşhur “ipek yolu”nu emniyet altına
almaktı. Dolayısı ile orta ve batı Asya’da yabancıların kudretini kırması
lazımdı. Bilindiği gibi, aşağı yukarı M.S.1. bin sonlarına kadar Türk-Çin
mücadelelerinin temel sebeplerinden biri bu kervan yoluna hakimiyet meselesi
olmuştur.
Çang-Kien’in Raporu
Vu-tin’in ipek yolu üzerindeki memleket ve
kavimleri öğrenmek ve onlarla Hunlar’a karşı işbirliği sağlamak maksadı ile
batıya gönderdiği yüksek rütbeli asker olan Çang-kien’in, gizli vazifesini
yaparken Hunlar tarafından yakalanıp 10 yıl gözaltında tutulmasına rağmen,
buralarda geçirdiği uzunca müddet içinde (M.Ö. 139-127) edindiği bilgiyi,
temaslarını ve tavsiyelerini ihtiva eden mühim raporu imparatoru memnun
etmiş ve sonraki Çin siyaseti için başlıca rehber vazifesini görmüştür. Bu
arada Çinliler çok ehemmiyetli bir başarı daha elde etmişlerdir ki, o da
ordularını Türk usulüne göre yetiştirmeleri ve Hun silahları ile techiz
etmeleri idi. Daha Mete Han zamanında Çin’de kumandan Mung-t’ien tarafından
başlatılmış olan askerî ıslahat hareketleri imparator Vu-ti’nin
kumandanlarından olup, Hun tarzında 140 bin kişilik bir süvari kuvveti
çıkaran Ho K’ü-ping (öl. M.Ö. 115) tarafından büyük başarıya ulaştırılmıştı.
Kuzeyde Hun akınları tutuluyor, İç Asya yönünde, ipek yolu üzerindeki
memleketler zapt olunuyor, bilhassa süvari kumandanı Pan Ç’ao’nun gayretleri
ile (M.S. 75’e doğru) Doğu Türkistan’a kadar sokulan Çinliler oralarda
askerî garnizonlar kuruyorlardı.
Hunların Bölünmesi ve Çi-Çi Han’ın
Kahramanlığı
Hunlar artık eskisi gibi değil idiler.
Akınlar durmuş, imparatorluğun zengin kısımlarının yavaş yavaş düşman
istilasına uğraması ile devlet geliri azalmaya başlamış, o zamanlara kadar
Çin’den vergi ve hediye olarak sağlanan mali destek kesilmişti. İç
huzursuzluk, idarecilerle başbuğların arasını açmağa yönelen düşman
propagandası ile gittikçe derinleşiyordu. Nihayet Çin, hanedan azasından
bazılarını kendine çekmeye muvaffak oldu, bu da prensler arasındaki
anlaşmazlığı şiddetlendirdi. Çin’in teşvik ve yardımı ile Tan-hu olan Ho-han-ye,
kardeşi Çi-çi tarafından tanınmadı (M.Ö. 58). Ho-han-ye’nin Çin’e tabi olma
teklifi, Hun danışma kurulunda (devlet meclisi) ağır münakaşalardan sonra
reddedildi, fakat Tan-hu’nun iktisadî darlığı gidermek gibi kendince makul
sebeplere dayalı fikrinde ısrarı Hunlar’ı ikiye ayırdı. Ho-han-ye Çin
himayesini kabul edip halkının bır kısmını Ordos’a gönderirken, tabiiyeti
şerefsizlik sayan Çi-çi kendine bağlı kütlelerle birlikte memleketi terk
ederek batıya doğru çekildi (M.Ö.54). Bir yandan Çin ile uğraşarak, bir
yandan da yolu üzerinde, Tarbagatay, Yedi-su havalisindeki Ogur (O-k’ut)’ların
İrtiş kaynaklarındaki Tin-ling’lerin, Isık Göl yanındaki Vu-sun’ların
mukavemetlerini kırarak geldiği Çu-Talas ırmakları düzlüğünde müstakil
devlet kurdu. Fakat bu Orta Asya Hun devleti çok sürmedi, Batı’ya Hun
yürüyüşünü adım adım takip eden Çin ordularından başka, adları geçen Türk
boyları da yeni devlete karşı idiler. Henüz yerleşmemiş, savaş gücü zayıf
Hunlar aleyhine birleşmişler ve Çin’e destek olmuşlardı. Dört taraftan
hücuma uğrayan Hun Devleti’nin, Çi-çi tarafından yeni inşa ettirilip, sur
ile çevrilen başkenti, 70 bin kişilik hasım orduları tarafından kuşatıldı ve
yıkıldı. Cihanda eşi görülmemiş bir müdafaa yapılmış, kanlı sokak
muharebeleri cereyan etmiş, Tan-hu’nun ikametgahında oda oda savaşılmış ve
Çi-çi dahil, sarayda bulunan kadın-erkek 1518 kişinin hepsi, Başkentlerinin
her köşe başında adım adım vuruşarak Türklük uğruna, devletleri uğruna
hayatlarını feda etmişlerdi.
Çiçi Sonrası Dönem
Çiçi'nin batıya uzaklaşmasından sonra
kendini toplayan ve Çin hükümeti ile anlaşma yaparak (M.Ö. 43), devlet
meclisinin kararı ile başkentini Orhun bölgesine nakleden, fakat M.Ö. 36'dan
itibaren tekrar Çin tabiliğine giren Ho-han-yeh (ölm. M.Ö. 31)'e bağlı
kütleler, onun evlatları tarafından bir müddet idare edildikten sonra,
tekrar toparlanmağa başlamışlar ve kudretli bir devlet adamı olduğu
anlaşılan Yu (Hotodzsisi) Tanhu zamanında (M. 1846) Çin'e karşı
istiklallerini elde ederek doğuda Mançurya'ya, batıda Kaşgar'a kadar olan
geniş bölgeyi tekrar idarelerine almağa muvaffak olmuşlardı. Fakat Yu'nun
ölümünden itibaren iç anlaşmazlıklara düşmeleri ve uzun süren kıtlık
yıllarının sebebiyet verdiği çok sayıda hayvan kırımı ile ülkede baş
gösteren açlık Hunları müşkül duruma soktu. Yu'nun oğlu Tanhu P'unu'ya karşı
mücadele açarak kuzeydeki Hun kabileleri arasına çekilen P'unu'nun yeğeninin
orada kendini Tanhu ilan etmesi hadisesi (M. 48) Hunları tekrar ve artık bir
daha birleşememek üzere ikiye ayırdı: Kuzey Hunları (Kuzey veya dış
Moğolistan'da) ve Güney Hunları (Güney veya iç Moğolistan'da). Böylece M.
48'de aynı siyasî vasıfları kesinlik kazanan iki Hun devleti arasındaki
büyük fark, Güneydekinin Çin tabiiyetini devam ettirmesi, Kuzey devletinin
ise istiklalini daima koruması idi. Bundan başka, Güney Sibirya, Cungarya
ötesine kadar Batı ve İç Asya'da iktisadî ehemmiyeti bilinen bütün şehir
devletleri de Kuzey Hun devletinin idaresinde idi. Dolayısiyle siyasî ve
askerî Çin saldırılarının ana hedefini teşkil ediyordu. Daha Hun
imparatorluğunun bölünmesi ile sonuçlanan iç mücadeleleri ustaca istismar
eden Çin, Hunlara bağlı doğudaki Moğol Tunguz karışımı Wuhuan ve Sienpi (Hsienbi)
kütlelerini kışkırtmış, bunların sürekli baskıları neticesinde Hun devleti,
doğu Moğolistan'da kontrolü kaybederken, batı bölgesinde de tahrikçi Çin
siyaseti ile karşılaşmıştı. Bu sebeple, en tesirlisi Yarkent kırallığı olmak
üzere, Şanşan (loulan, Lobnor'un güneyi), Turfan vb. bölgelerdeki
ayaklanmalar ile uğraşmak zorunda kalındı (M. 46-60 yılları). Hun devletinin
buralarda, bilhassa Çin'in sömürücü tutumu ile Yarkent kralı Kien'in çok
merhametsiz davranışından perişan düşen halk tarafından kurtarıcı gibi
karşılanması ve duruma hakim olduktan sonra, yeniden baskı altına aldığı
Çin'i sınır kasabalarında serbest ticarete mecbur etmesi (61-65) Çin'i tam
kararlılık içinde ve doğrudan doğruya askeri harekatla Hun devletini
çökertmek hazırlığına sevketti. İmparator Mingti (M. 58-75), Ç'engti (M.
75-89) ve Hoti (M. 89-105) devirlerinin ünlü generali Pan Ç'ao'nun yüksek
kumandasında kalabalık Çin ordularının 30 yıl süren harekâtı sonunda
Kangk'ü'ye kadar (Kaçgar, Hami, Yarkent, Hoten dahil) sayısı 50'yi bulan
zengin ve kervan yolu üzerinde olduğu için, iktisadî yönden önemli şehirler
Çin'in hakimiyetine geçti. Bilhassa M. 73-74, 89-90-91 yılları harekâtında
ağır kayıplara uğrayan Hunlar İç-Asya'da hakimiyetlerini kaybederken, doğuda
da Sienpi'lerin hücumlarına (en şiddetlisi M. 89-91 arasında) maruz
bulunuyorlardı. İki cephede sürekli savaşlar vermek zorunda kalan Kuzey Hun
devleti, son Tanhuların başarılı müdafaalarına rağmen, kuvvetten düştü,
durum aleyhte gelişti. Hakimiyetlerini Güney Sibirya'ya ve Cungarya'ya kadar
genişletmeğe muvaffak olan Sienpi'lerin hükümdan Tan-shih-huai (M. 147-156)
tarafından nihayet saf dışı edilen Kuzey Hunlarının (ihtimal Tanhu Avitokhol
zamanında toprakları düşman kabilelerin istilasına uğradı. Siyasî
iktidarlarının zayıflamağa yüz tuttuğu tarihlerde esasen memleketi terk
etmeğe başlayan Hunlardan (büyük çapta göçler M. 91'de ve 155'e doğru), Kuça
civarında kalan Yüepan-Yüebanlar dışındaki kalabalık kütleler batıya
çekilmişlerdi ki, bunların şimdiki Güney Kazakistan bozkırındaki
soydaşlarına (Çiçi Hunları) katıldıkları anlaşılmaktadır.
HUNLARIN SONU
Yen-çi-şan dağını yetirdik, Kadınlarımızın
güzelliğini aldılar, Silan-şan yaylalarını yitirdik Hayvanlarımızın otlağını
aldılar. Hunların Sonu M.S. II. asır başlarında Asya Hunları birbirinden
ayrı üç bölüm halinde görünüyordu: 1-Balkaş Gölü havalisinde, Çi-çi
Hunları’nın kalıntıları, 2- Cungarya ve Barköl havalisinde Kuzey Hunları
(bunlar M.S. 90-91 yıllarında Baykal-Orhun bölgesinden buraya göçmüşlerdi),
3- Kuzey-batı Çin sahasında, Güney Hunları, Moğol soyundan Siyen-pi (H’yen-bi,
Hsien-pi)’ler tarafından batıya itilip 216’da hemen tamamen yurtlarından
çıkarılırken Güney Hunları da kendi içlerindeki çatışmalar yüzünden tekrar
ikiye bölündü ve baskısını artıran Çin, 220’ye doğru bütün toprakları işgal
etti. Bununla birlikte Asya Hunları, tabii daha ziyade Çinlileşmiş olarak,
5. asır sonlarına kadar varlıklarını devam ettirmişler ve Çin’in çeşitli
bölgelerinde, Tan-hu’lar soyundan gelen bazı kimseler kısa ömürlü küçük
devletler kurmuşlardır. Bunlardan üçü: Liu Ts’ung, Hia, Pei-liang. Sonuncu
“devlet” de Tabgaç hükümdarı Tai-Wu tarafından nihayete erdirilmiştir.
Avrupa Hun İmparatorluğu’nun Kurucuları Çin sahasında Hun siyasi hayatı
tarihe karışmakla beraber, bazı Hunlar Çi-çi iktidarının yıkılmasıyla etrafa
dağılmış olarak ve bilhassa Aral Gölü’nün doğusundaki bozkırlara çekilerek
varlıklarını devam ettirmişlerdir. Oradaki diğer Türk zümreleri ve 1.
asırdan 2. asır ortalarına kadar Çin’den gelen Hun kütleleri ile çoğalan ve
uzunca bir müddet sakin bir hayat yaşmak suretiyle güçleri artan bu
Hunlar’ın, bilhassa iklim değişikliği sebebi ile batıya yöneldikleri tahmin
edilmektedir. Avrupa Hun İmparatorluğu’nu kuranlar bunlardan olmak gerektir.
Yurt yitirme acısı Çağının en büyük, en güçlü imparatorluğunu kuran ve
yüzyıllarca hüküm süren Hun Türklerinin elbette yüksek bir medeniyetleri,
kendilerine özgü kültür ve sanatları, sözlü yazılı edebiyatları vardı. Hun
sanatının, adetlerinin göstergesi olan nice belgeler, bugün dünyanın çeşitli
müzelerinde, en çok Leningrad'daki Ermitage (Ermitaj) Müzesi'nde
bulunmaktadır. Çünkü Hunlara ait en önemli eserler, bugün Rusya sınırları
içinde kalan Doğu Altay'da Balıkgöl yakınındari Pazırık vadisinde
bulunmuştur. Pazırık: M.Ö.IV. ve III. Yüzyıllarda yaşamış Hun büyüklerine
ait mezarların bulunduğu ve Hun sanatından bazı örnekleri zamanımıza
ulaştıran kutlu vadi. Pazırık vadisinde bulunan kurganlar (Hun büyüklerine
ait mezarlar), M.Ö. IV. ve III. yüzyıllara aittir ve Hun sanatını yansıtan
örneklerle, adetlerini gösteren belgelerle doludur. Bu vadiden başka diğer
yerlerde bulunan kurganların sayısı kırktan fazladır. Ne yazık ki bunların
çoğu soyulmuş bulunuyor. Çünkü eski Türkler öteki dünyada hayatın devam
ettiğine inanır ve ölen kişi sonraki hayatında faydalansın diye elbisesi,
gerekli eşyaları, silahları, binek atı, at koşumları, kadın hizmetkarları
ile birlikte gömülürdü.Ölü, mumyalanırdı. Kurganlar buzlar altında kaldığı
için bozulmadan çıkarılan cesetler de vardı. Ahşap ve deri eşya çoktur.
Madenî eşyaların hemen hemen hepsi bronzdandır. Altın eşyalar da
bulunmuştur. Aralıklı olarak devam eden kazılarda çıkarılan kurganlar, daha
çok üzerlerine taş yığılarak yapılmış tepeler ya da höyükler halindedir.
Asıl mezar bu tepenin altında, büyük bir odanın içindedir. Hunların,
Gök-Türk yazısının başlangıcı sayabileceğimiz kendilerine özgü bir yazıları
olduğu anlaşılıyor. Fakat bu yazı ile yazılmış uzun metinler henüz ele
geçmedi. Sözlü edebiyat (destanlar) daha sonraki devirlerde ve daha sonraki
Türk yazısı ve diliyle anlatılmıştır. Hun İmparatoru Mete'nin, M.Ö. II.
yüzyılda Çin hakanına mektuplar yazdığı, Çin kayıtlarında belirtiliyor. Yine
Çin kaynaklarında M.Ö. 119 yılında, Türkçe'den tercüme edilmiş bir sagu
(ağıt) yahut türkü dörtlüğü vardır ki, bu Altın Elbiseli Adam'ın mezarından
çıkan iki satırlık yazıdan sonra, Türk edebiyatının en eski örneği
sayılabilir. Hun Türkleri bu saguyu, Çinlilerle yaptıkları savaşta toprak
kaybettikleri zaman ağlayarak söylüyorlarmış. Hun Türklerinin Çin
yenilgisinden sonra nasıl büyük bir üzüntü duyduklarını da gösterdiği için o
sagu'nun Çince'ye tercüme edilmiş parçasını buraya alıyoruz. Şüphesiz bu,
Hun ozanlarının kopuzla çaldıkları uzun bir ağıtın sadece dört mısraı idi.
Türkler savaş sonrasında ve yoğ törenlerinde bunu söyleyerek ağlıyorlardı.
Toprak yitirme acısını duyuran bu sagunun Çince'ye ve oradan Türkçe'ye
çevrilen parçası şöyledir:
Yen-çi-şan dağını yetirdik,
Kadınlarımızın güzelliğini aldılar,
Silan-şan yaylalarını yitirdik
Hayvanlarımızın otlağını aldılar.
AK HUN İMPARATORLUĞU Ortadoğu Hunları: Ak-Hunlar
Hunlar’ın büyük kısmı Volga’dan batıya geçerken, onlardan, güneye, İran’a
inen bir bölük olduğu ileri sürülen Ak Hunlar, 5. asrın ortalarına doğru
kuvvetlenerek büyük devlet haline gelmişlerdir. Maalesef Hun tarihinin bu
noktası iyice açıklığa kavuşmuş değildir. Hâkimiyetini Hazar kıyılarından
Kuzey Hindistan’a, Afganistan’a, İç Asya’ya kadar genişleten bu kavim veya
kavimlerin adının çeşitli vesikalarda başka başka şekilde kaydedilmiş olması
durumu daha da karıştırmaktadır. Bu kavmin Hunlarla akrabalıklarının
açıklığı, 520 sıralarında Çinli seyyah Song-yun’un kayıtlarından
anlaşılıyor. 5. Asrın ilk yarısında Sâsânîler’le çarpışan Ak-hun hükümdarına
“hâkan” (Kağan) deniyordu. II. Yazdgird zamanında (438-457), İran üzerine
baskılarını artırdıkları yıllarda Ak-Hunlar’ın başında en büyük hükümdarı
sayılan Kunhas (başka okuyuşlar: Kuhanaz, Huşnavaz, Ahşunvar, Aksungur. Kün-han
vb.) İran iç işlerine karışarak himayesine aldığı Firuz’u Sâsânî tahtına
çıkarmış (459), hâkimiyetini Afganistan’a doğru genişleterek Kuzey
Hindistan’a dönmüş ve orada Gupta devletini dağıtmıştı (470’e doğru). Ak-Hunlar'ın
en büyük iki kabilesi Uar ve Hun kabileleri idi. Yönetimine daha çok bu
kabileler hakim oluyordu. Uar-Hun'lar, İran üzerine baskılarını arttırmış ve
358 yılında Sasanîler ile bir anlaşma yapmışlardı. Bu barış dönemi uzun bir
süre, neredeyse üç kuşak boyunca devam etti. Fakat Sasanî hükümdarlığına
Behram Gor gelince, Ak-Hunlar tekrâr saldırıya geçtiler ve Sasanî Devleti'ni
tekrar sarsmaya başladılar (427 ve sonrası). Daha sonra Ak-Hunlar'ın başına
Kunhas (Kün Han), Sasanîlerin (İran'ın) tahtına da II. Yazgird geçti. Kunhas
İran'ın iç işlerine karışmaya ve isteklerini kabul ettirmeye başladı.
Himayesine aldığı Sasanî veliahtı Firuz'u İran tahtına çıkardı. Sasanî
tahtına oturan Firuz, Ak-Hun Devleti'ne vergi veriyor.Ceyhun üzerindeki
Tirmiz ile Vasgirt bölgelerini Ak-Hunlar'a terk etmiş bulunuyordu. Ayrıca,
güzel kızını da Türk hakanına vermeyi vaad etmişti. Kunhas söz kesilen
prensesin gönderilmesini istediği zaman Firuz hileye başvurdu. Güzel bir
cariyeyi kendi kızı imiş gibi Kunhas'a gelin gönderdi.Fakat cariye gerçeğin
anlaşılacağını sezdiği için hileyi açıkladı. Bunun üzerine Kunhas, Firuz'un
sözde yardım için gönderdiği en ünlü kumandanlarını öldürttü. Sasanî
hükümdarı Firuz, öldürülen kumandanlarının intikamını almak ve Ak-Hun
baskısından tamamen kurtulmak için bir sefer düzenledi. Kunhas da gerekli
tedbiri almıştı. Sasanî ordusunu dar geçitli dağlık bir bölgeye düşürdü.
Turan taktiğini uygulayarak, ordusunu, tedbîr almadan ilerleyen Sasanîlerin
önünden çekti. Bunu kaçış zanneden Sasanî ordusu hızla geçide girdi. Fakat
geçidin arkasını tutan Kunhas'ın birlikleri geriden ansızın saldırıya
geçince, çekilir gibi görünen asıl kuvvetler de dönüp geçidin ağzını
tuttular. Sasanî ordusu her taraftan sarılmış, pusuya düşürülmüştü. Firuz,
ağır vergi şartlarını kabul edeceğini söyleyerek barış istedi. Kunhas ona şu
cevabı verdi : "Gelirsin, askerin de görebileceği bir yerde ayaklarıma
kapanarak özür dilersin, ancak o zaman çemberi kaldırırım !" Bu, kabul
edilir bir şart değildi. Ama Firuz kabul etti.Kunhas'ın ayaklarına kapanıp
özür diledi. İki tarafın askerleri bu manzarayı ibretle seyretti. Böylece,
savaş olmadan ordular çekilmişti. Firuz gururunu yitirmiş, ama ordusunu
kurtarmıştı. İntikam ateşiyle yanıp tutuşuyordu. Onun için çok geçmeden
tekrâr savaş açtı. Bu defa dar geçitlere girmeyecek, aynı hatayı
yapmayacaktı. Ama, Kunhas da aynı taktiği uygulayacak değildi. Savaşı
düzlükte yapacaktı. Sasanî ordusunu çekebileceği düzlükte keşifler yaptırdı.
Tespit edilen yerde süratli bir çalışma ile derin çukurlar kazdırdı. Sonra
bu çukurların üzerini belli olmayacak şekilde kapattı. Arada zikzaklı dar
geçitler bırakmıştı ve bu geçidi kendi askerleri çok iyi biliyorlardı.
Kunhas, düşman saldırıya geçince az bir direniş gösterdi. Sonra, yenilgiyi
kabul etmişcesine, askerlerini, bildikleri geçitlerden geri çekti. Bunu
gören Firuz ordusunu ileri sürdü ve kazılan çukurlara gelip saplandı. Sasanî
askerinden ölenler çoktu. Firuz da hayatını kurtaramamıştı. Sasanîler
Kunhas'ın ileri sürdüğü ağır şartları kabul edince barış anlaşması yapıldı.
İki ülke arasında bir süre barış devam etti.
Mazdek İsyanı
M. 483 yılında Ceyhun kıyılarında Ak-Hunlar
tarafından mağlûp edilerek yıllık vergiye bağlanan Sâsânîler’in bu sırada
geçirdiği dinî-sosyal bir sarsıntı ülkelerini ihtilâle sürükledi. Bu Mazdek
isyanı idi. Zerdüşlükten ilham alan Mezdek, Mani inancındaki ikili telâkki
(ışık-karanlık, iyilik-kötülük mücadelesi) üzerine, o tarihlerde yorulan ve
iktisadî darlık içine düşen topluluğu ıslah etmek iddiası ile, sosyal
huzursuzluk etkenlerini de ekleyerek, düşüncelerini yaymağa başladı. Buna
göre insanların saadetini bozan iki unsur: servet ve kadın, herkesin ortak
malı olarak kabul edildiği takdirde yeryüzünde kötülük kalkacaktı. Bu o
zamanlar ilkel komünist propaganda neticesinde servet sâhipleri ve âile
müessesesine karşı kışkırtılan halk, Mazdek ve müritleri tarafından
ayaklandırıldı. Asîller ve din adamları öldürüldü. Kadınlar tecavüze uğradı,
evler, konaklar yağmalandı ve tahrip edildi. Devletin sıhhat kazanacağı
hususunda Mazdek’e inanmak gafletini gösteren Şah Kavad (M. 488-531) de
hapsedilmişti, fakat o kaçmak imkanını bularak komşu Ak-Hunlar’a sığındı.
İran’da olup bitenleri yakından takip eden Ak-Hun hükümdarı, insanlık
yararına hiçbir şey göremediği Mazdek hareketini kırıp yok etmek için,
Kavad’ı 30 bin kişilik Hun süvâri birliği başında İran’a gönderdi (M. 499).
Bu suretle Şah ihtilâli bastırdı ve hâdiselerin gelişmesinden felâketi
anlayan halkın da yardımı ile Mazdek ve taraftarları yakalanarak idam
edildi. Tabiatıyla temizlik ve ülkenin huzura kavuşturulması uzun bir zamana
ihtiyaç gösterdiğinden, Sâsânî imparatorluğunda hak, adâlet ve mülkiyet
esasında normal düzen, daha ziyâde Kavad’ın oğlu Anurşivan (M. 531-579)
devrinde kurulmuştur ki, bu şehinşah tarihte “Âdil” lâkabı ile anılır Çin
kaynaklarına göre, İç Asya’da Karaşar, Kuça, Aksu, Kaşgar ve etrafını
hâkimiyetlerine alan Ak-Hunlar bu arada Kandahar’ı ve 484 yıllarında Kuzey
Hindistan’ı zapt ettiler. Bu harekât “Tegin” ünvanını taşıyan ve Kâbil’de
oturan Toramana adındaki başbuğu tarafından idare edilmişti.
Ak-Hun Devleti’nin Yıkılışı
İran’da Anuşirvan büyük bir devlet adamı
olarak belirdikçe Ak-Hun-veya diğer adlarıyla Eftalitler sönükleşti. 552
yılında Orta Asya’da Gök-Türk hakanlığı kurulup İstemi Yabgu, Maveraünnehir
bölgesinde faaliyete geçtiği zaman ise, Ak-Hun-Eftalit Devleti iki büyük
imparatorluk arasında sıkıştı. Gök-Türk’lerin amansız hasım bildikleri Juan
Juan’larla olan siyasi ve akrabalık bağları da fayda vermedi. Anuşirvan ile
İstemi’nin ortaklaşa hareketleri neticesinde Ak-Hun iktidarı yıkıldı ve ülke
Gök-Türkler’le İranlılar arasında paylaşıldı (564). Bu suretle üç kol
halinde gelişmiş olan Hun siyasî hakimiyeti tarihe karıştı. Üç kol halinde
gelişmiş olan Hun siyasi hakimiyeti bu şekilde tarihe karışmış olmakla
birlikte Hunlara mensup Türk soyundan çeşitli kütleler Asya,Avrupa ve Afrika
kıtalarında Tabgaç, Gök Türk, Türgiş, Karluk, Uygur, Oğuz, Bulgar, Sabar,
Hazar, Kuman, Peçenek vb. gibi türlü isimler altında yeni ve güçlü devletler
ve imparatorluklar kurarak yaşamağa devam etmişlerdir. Türk milletinin birer
parçası olan bu kütleler aynı zamanda Rus, Macar, İslav-Bulgar, Romen, Gürcü
devletlerinin kuruluş ve gelişmesinde başlıca rol oynamışlar, kendilerinden
sonra gelecek olan İslam-Türk siyasi teşekküllerine askeri, hukuki ve sosyal
yönden ana kaynak vazifesi görmüşlerdir.
GÖK-TÜRK İMPARATORLUĞU Gök-Türk Devletinin Kuruluşu
(552)
Gök-Türkler’in tarih sahnesine çıktıkları anlarda Juan-Juanlar’a
tabi olarak, Altay dağlarında an‘anevi sanatları demircilikle uğraştıkları
ve Juan-Juan Devletine silah imal ettikleri biliniyor. Fakat o zaman dahi
dağınık değildiler. Çou-shu (Çin yıllığı, M. 550-557’den)’ya göre, Gök-Türk
Devleti’nin kurucusu Bumin (Çince’de T’u-men)’in atası olarak gösterilen A-hien,
“şad” ünvanını (Bilge şad) taşıyor ve Bumin’den hemen önce gelen Tu-wa adlı
başbuğ da Ta-ye-hu (“büyük yapgu”) olarak tanınıyordu. Demek ki Türk
kütlesinin Juan-Juanlar’a bağlılığı “fedaratif” mâhiyette idi. Bumin daha M.
534 yılında kuzey Tabgaç (Wei) idarecileri ile siyâsî münasebet kurmuş, M.
542’de akıncılarının başında Huang-ho nehri yakınlarında görünmüş ve M.
545’de batı Tabgaç hükümdarının gönderdiği elçiyi “imparatorluktan nezdimize
“hey’et geldi, devletimiz bundan gurur duyar” sözleri ile karşılamıştı.
Gök-Türk hanlarından İşbara, 585'teki bir konuşmasında Gök-Türk devletinin
“50 yıl önce” kurulduğunu söylemiştir ki, bu da 535 tarihine düşer. Ancak
Bumin’ın 546’da Juan-Juan devletine karşı bir Töles ayaklanmasını bastırdığı
için, o devlet hükümdarı ile eş-değerde olduğunu göstermek maksadı ile, onun
kızı ile evlenmek isteğinin kabaca reddedilmesi üzerine üst-üste vurduğu
darbelerle Juan-Juan devletini çökertip arazisini tamamen işgal ettikten
sonra resmen “il-kagan” unvanını alması ve böylece, merkezi, eski büyük Hun
imparatorluğunun başkent bölgesi, Ötüken (Orhun ırmağının hemen batısında,
47. enlem 101, boylam’da) olmak üzere hakanlığı kurması 552 yılında
olmuştur.
Gök-Türk Devleti’nin Büyümesi ve Mukan Kağan
(553-572)
Devletinin batı kanadını kuruluşta kendisi
ile birlikte çalışan küçük kardeşi İstemi’ye,”Yabgu” ünvanını taşımak,
dolayısıyla doğu kanadının yüksek hakimiyetini tanımak üzere veren Bumin,
devleti kurduğu yıl içinde öldü. İstemi Kağan batıda fetihlerine devam
ederken, Ötüken’de iktidara gelen, Bumın’ın oğlu K’o-lo (Kara?) ve bunun
erken ölümü üzerine hakim olan, Bumin’in diğer oğlu Mu-kan (553-572)
zamanında devlet, haşmetli çağına ulaştı. Heybetli görünüşü, parlak mavi
gözleri, kudreti ve huşuneti Çin kaynaklarında belirtilen Mu-kan Kagan, son
bir darbe ile Juan Juanlar’ı tarihe malettikten sonra (555), K’i-tanlar’ın
ve Kırgızlar’ın ülkelerini Gök-Türk hakimiyetine bağladı. Çin’de Batı
Tabgaçları’nın yerine geçen Chou hanedanı ile, yeni kurulan Tsi hanedanını
baskı altına aldı. İstemi’nin harekatına karşı, Çin’den yardım isteyen Ak-Hun-Eftalit
devletine ve Maveraünnehir halkına Çin askerî desteğini önledi. 564’de Şan-si’deki
Tsi başkenti Tsin-yang’ı muhasara etti ve kızı prenses Aşına’yı Chou
imparatoru ile evlendirdi (568). Kaynakların bildirdiğine göre, geniş
ülkelere ve 100 bin kişilik bir orduya sahip Gök-Türk hakanını, Çin
imparatoru akrabalık kurma yolu ile teskin etmiş oluyordu.
Gök-Türk Devletinin Bir Dünya Devleti Olması
ve İstemi Kağan (552-576)
Mu-kan’ın emrindeki kuvvet hakanlığın doğu
kanadının ordusu idi. İstemi (552-576) kumandasındaki öteki ordusu ise kendi
bölgesinde hareket halinde idi. Kısa zamanda, Altaylar’ın batısını Isık Göl
ve Tanrı Dağları’na kadar hakimiyetine alan İstemi, geniş çapta askerî ve
siyasî faaliyetleri neticesinde temas kurduğu Sasanî İmparatorluğu ve Bizans
gibi Ortaçağ’ın en büyük iki devletini Gök-Türk politikası izinde yürütmek
suretiyle, Türk hakanlığını bir dünya devleti payesine yükseltti. 561
yılında, Ak-Hun-Eftalitler üzerinde yaptığı ilk baskı tecrübesinden sonra,
İpek transit ticaretini elinde tutan bu devlete karşı Sasanî
İmparatorluğu’nu tabiî müttefiki olarak gören İstemi, Şehinşah Anuşirvan
Adil ile antlaşma akdetti. Bu vesile ile kızı, Anuşirvan ile evlenerek İran
sarayına imparatoriçe oldu. Müttefikler tarafından şıkıştırılan Ak-Hun-Eftalit
devleti yıkıldı ve toprakları Ceyhun (Amu Derya) sınır olmak üzere iki
imparatorluk arasında paylaşıldı (564). Maveraünnehir, Fergana’nın bir
kısmı, Kaşgar, Hoten vb. Gök-Türkler’e intikal etti. Bu suretle İç Asya ipek
kervan yolu üçüncü kere Türklerin eline geçmiş oluyordu.
Işbara Dönemi ve Devletin İkiye Bölünmesi
(582)
Çin, Gök-Türkler arasındaki anlaşmazlığı
körüklemeğe devam ediyordu. Ta-lo-pien Batı Yabgusu Tardu’nun yanında, yeni
ulu hakan ile mücadeleye hazırlanırken, İşbara da o sırada, Choular yerine
iktidara gelerek, Çin’de 350 yıldan beri ilk defa siyasî birlik tesis eden
Sui hanedanı (581-618)’ndan kendi ailesinin intikamını almak isteyen karısı,
Chou prensesinin telkinlerine kapılarak, Çin’e kuvvet sevk ediyor, Sui
imparatoru Ven-ti de eskiden beri Çin şehirlerinde ticaretle uğraşan ve
dostluk münasebetleri çerçevesinde, imtiyazlara sahip 10 bin kadar Türk’ü
Çin’den uzaklaştırıyordu. Buna karşı İşbara’nın ordusu ile Çin’e girmesi,
Çin hile faaliyetinin yoğunlaşmasına yol açtı. Wen-ti derhal Tardu’ya altın
kurt başlı bir sancak göndererek onu Gök-Türk ulu hakanı olarak
selamladığını bildirdi. İhtirası alevlenen Tardu, Çin’e karşı ortak hareket
teklif eden İşbara’nın bu isteğini önce reddetti ve İşbara, Gök-Türkler’i
gayet iyi tanıdığı anlaşılan diplomat-general Ç’ang Sun-şeng ile mücadele
etmek ve bu Çinli’nin Türk kumandanları arasına soktuğu nifak ile uğraşmak
mecburiyetinde kalırken, Tardu, hakanlığın doğu kanadının yüksek
hakimiyetini tanımadığını ilan etti (582). Böylece imparatorluk resmen ikiye
ayrılmış oldu.
Şi-pi Han Dönemi: Gök-Türk Onurunun
Canlandırılması (609-619)
Ancak, ölümünden sonra yerine geçen oğlu
Şi-pi (Shih-pi, 609-619) Gök-Türk haysiyetini biraz kurtarabildi. Bir Çinli
prenses ile evlenmekle beraber bunu, Çin’in Gök-Türk iç-işlerine
müdahalesini önleyen bir paravana olarak kullandı. 5-6 yıl içinde Doğu
Hakanlığı topraklarındaki dağınıklığı giderdi, batıda Tibet’e kadar, doğu da
Amur nehri’ne kadar tekrar itaat altına aldı (615). Durumdan telâşa düşen
imparator, Türk hanedan azası arasında ihtilâf çıkarmağa dayanan değişmez
Çin plânını yeniden tatbike başladı. Bu defa akıl hocası, hususî hile
raporları hazırlayan ve batı için yazdığı eserler başlıca kaynaklardan
sayılan elçi P’ei-chü idi. Hâkanın küçük kardeşi Ç’i-ki-şad’a “hâkanlık”
teklif edildi. Fakat milletinin perişanlığını ve Çin tahakkümünün
rezaletlerini gören bu genç, teklifi, kendisine vaad edilen Çinli prensesle
birlikte reddetti. Çinliler başka bir yol denediler. Gök-Türk
kumandanlarından birini pusuya düşürerek öldürdükten sonra, Hâkan’a, onun
muhalefet maksadı ile kendilerine müracaat ettiğini, fakat “aradaki
dostluktan dolayı” ortadan kaldırılmasını uygun bulduklarını bildirdiler.
Gaye Hâkan Şi-pi ile Gök-Türk şeflerinin arasını açmaktı. Hâkan bu oyuna da
gelmedi. Son hâdisenin Çin-Türk anlaşmasını bozduğunu ileri sürerek yıllık
haracı kesti, savaşa hazırlandı. Plânı, kuzey eyaletlerinde geziye çıkmış
olan imparatoru baskın ile yakalamaktı. Fakat baskın haberi Ötüken’de
bulunan ve yukarıda sıra ile üç hâkana zevcelik ettiğini söylediğimiz Çinli
prenses tarafından, gizlice Çin’e ulaştırıldığı için, sür’atle geri dönmeğe
çalışan imparator, takipçi Gök-Türk süvarileri tarafından Şan-si’de Yenmen
(bugün Tai-hien) şehrinde kuşatıldı, Ye’sinden ağladığı rivayet edilen
imparator Yang-ti’nin imdadına yine aynı prenses yetişti: Gök-Türk ülkesinde
büyük bir isyan çıktığı söylentisini yayarak Türk ordusunun geri çekilmesini
sağladı(615).
Şi-pi’nin Başarılı Çin Politikası
Yan-ti’nin son durumu Çin’de
karışıklıklara sebebiyet verdi ve ona karşı muhalefet gittikçe arttı. Bu
defa da Çin ileri gelenlerinin Gök-Türkler’e sığınmalarına şahit olunuyor ve
Şi-pi Hâkan Çinliler’in siyasetini kendilerine karşı tekrarlıyordu. Çin
sarayını yağmalayarak aldığı kıymetli eşyayı Gök-Türk Hâkanı’na sunan
mülteci Liang Shi-tu’yı, Şi-pi “Çin Kağanı” ilan ederek (617) kendisine bir
kurt başlı sancak verdi. Liu Wu-chou adlı diğer bir kumandanı da “Batı Çin
Kağanı” yaparak, Sui’lere karşı sefere çıkardı. Bunlar arasında, tarihî
bakımdan en ehemmiyetlisi Çin umumi vâlilerinden Li-yüan’ı himayesine alıp
desteklemesidir ki, antlaşma gereğince Türk ordularının yardımı ile Sui’leri
iktidardan uzaklaştırdıktan sonra Ch’ang-an’daki imparatorluk servetini
hakana takdim eden, ayrıca 30 bin top ipek ve yıllık vergi vermeyi taahhüt
etmiş olan Li-yüan, Çin’de 300 yıl kadar hüküm süren meşhur T’ang sülalesini
(618-906) kurmuş ve kendisi imparator olarak Kao-tsu ünvanını almıştır.
Kie-li Dönemi: Çin Hakimiyetine Giriş
Sürecinin Başlangıcı (621-630)
Şi-pi’den sonra hakan olan Ç’u-lo
(619-621) kardeşinin sert siyasetini takip ediyor ve Hakanlığa karşı tutumu
kısa zamanda değişen T’ang imparatoruna karşı Sui sülalesini canlandırmağa
kararlı bulunuyordu. Fakat karısı Çinli Prenses İ-ç’ing tarafından
zehirlenerek öldürüldü. Hakan olan kardeşi Kie-li (621-630) kifayetli bir
adam değildi. Hain prenses İ-ç’ing ile evlenmiş, ağır dille yazdığı
mektuplarla imparatoru tahrik etmişti. Karısının tesiri altında idi.
Plansız, programsız, sadece cesarete dayanan askerî teşebbüslerinde bir iki
defa mağlup oldu. Tutumu millete emniyetsizlik uyandırdı. Sir-Tarduşlar,
Bayırkular, Uygurlar isyan ettiler (627). Vaktiyle Türk himayesine sığınmış
olan bir çok Çinli T’ang imparatorundan af dileyerek memleketine dönüyor,
K’i-tanlar ve başka kavimler Çin ile temaslar arıyor ve sınır bölgelerinde
Çin’e bağlanıyorlardı. İmparator Tai-tsung (627-649) Türkler’e vuracağı
darbe için vaziyetin olgunlaşmasını bekliyordu. Hakan kuşattığı bir şehir
önünde mağlup olarak çekilirken yakalandı, muhafaza altında Çin başkentine
gönderildi (630).
Çin Esareti ve Bağısızlık Denemeleri: Büyük
Kahraman Kürşad (630-680)
Tai-tsung’un kendini “Türkler’in Gök-Kaganı”
ilan ettiği 630 senesi Doğu Gök-Türk istiklalinin sonu kabul edilmiştir.
Hakanlığa bağlı kabileler ve yabancı topluluklar dağılıyor, Gök-Türk
prensleri etraflarına kuvvet toplayabilecek kimseler olmadıklarından, herkes
başının çaresine bakıyor, Türkler Çin’e sığınıyorlardı. Gerçi Aşına
ailesinden “kağan”lar birbirini takip etmekte idi, fakat bunlar artık Çin
sarayının emrinde, sadakat ziyaretleri yapan, hediyeler sunan,
imparatorlardan türlü ünvanlar alan birer kukla idiler. Gök-türkler’in
acıklı durumunu, Çin sarayında Türkler’e karşı ne yapılabileceği hususunda,
İmparator huzurunda cereyan eden münakaşalardan anlamak mümkündür. Neticede
kuzey Çin’in Sed boyunda “6 eyalet” bölgesinde Türkler’in yerleştirilmesi
kararlaştırıldı. Bu suretle belki Türkler’in Çinlileşeceği umuluyordu. Fakat
680’e kadar geçen 50 yıl devamınca, Türk milleti kendini unutmadı, ilini,
örf ve âdetlerini korudu, tarihin şanlı hatıralarını ruhunda yaşadı. Bu
arada ufak çapta başkaldırmalar oluyordu. Mesela Aşına ailesinden bir
prensin Altaylar’da Türk hakanlığını ihya çalışması (646-649), yine Gök-Türk
hükümdarları soyundan Tu-çi’nin on-ok’ların başında “kağan” ilan edilerek,
(676-678), Çin’e karşı Tibetlilerle ittifak etmesi... Çinliler tarafından
şiddetle bastırılan bu hareketler arasından en çok hayret verici olan, 639
yılında Kür-şad’ın ihtilal teşebbüsüdür.
Esaret yılları ve Kür-Şad İhtilâli
Doğu Türk Hakanlığını yıkan ve kağan
soyundan olanları başkentlerine götürüp bunlara kontrol altında
tutabilecekleri görevler veren Çinliler, Türklerden tamamen kurtulmak için
Türk halkını yok etmeyi, Çinlileştirmeyi düşündüler. Onun için Türklerin
büyük bir bölümünü Çin Seddi boyuna yerleştiler. Fakat bu baskı Türklerin
direncini arttırmaktan başka bir işe yaramadı. Dillerine, örf ve âdetlerine
sımsıkı sarıldılar, öç almak için bilendiler. Elli yıl süren esaret
hayatında fırsat buludukça baş kaldırlar. Bu baş kaldırmalardan biri Türk
tarihinin altın sayfalarını oluşturur ve "Kür-Şad İhtilali" olarak anılır.
Türk Prensi Kür-Şad, eski Türk kağanlarından Çuluk'un küçük oğlu idi. Çin
İmparatorunun saray muhafız kıtasında görevli bulunuyordu. O sırada Çin
İmparatoru Tang sülalesinden Tay-Çung idi. Kür-Şad, otuz dokuz arkadaşı ile,
Türk devletini diriltmek, esaretten kurtarmak için gizli bir ihtilal
komitesi kurmuştu. Son derece vatansever, cesur, güçlü ve keskin nişancı
olan kırk kişi bir darbe planı hazırladılar. İmparator Tay-Çung, bazen
hükümdar kıyafetiyle bahçede, bazen de geceleri kıyafet değiştirerek şehirde
tek başına dolaşmaya çıkardı. Onu yakalayıp Türk illerine kaçıracak, Çin
sarayında esir bulunan Türk soyluları ve Çin işgalindeki Türk toprakları ile
takas edeceklerdi. Sonra da bütün Türkleri ayaklandıracaklardı. 40 Türk
genci için Çin imparatorunu kaçırmak zor değildi. Gizli komite o gece
imparatorun saraydan çıkacağını haber almış, birbirlerine harekete
geçeceklerini bildirmişlerdi. Kür-Şad'ın arkadaşları, görevlerini bırakarak
kararlaştırılan yere geldiler. Fakat, o gece ansızın büyük bir fırtına
patlak verdi ve imparator sarayından çıkmadı. Planı ertelemek tehlikeliydi.
Çünkü görevden ayrıldıkları anlaşılacak, ihtilal hazırlığı duyulacaktı. Bu,
bütün esir Türklerin kılıçtan geçirilmesine sebep olabilirdi. Onun için 40
Türk yiğidi, imparatorun çıkmasını beklemeden sarayı bastılar. Yüzlerce
saray muhafızını öldürdüler. Ancak, kaçıp kurtulanların haber vermesi
üzerine Çin ordusu saraya doldu. Bu durumda imparatoru kaçıramazlardı.
Kür-Şad, sarayı terketmek, planın ikinci kısmını uygulamak, yani "saray
ahırına hücum" emrini verdi. 40 yiğit ahırdaki muhafızları ve seyisleri de
öldürerek atlara binip şehir dışına sürdüler. Fakat bütün bir ordu
peşlerindeydi. Şehir yakınındaki Vey Irmağı'na gelince mecburen
durdular.Derhal cephe alıp savaş durumuna geçtiler.Burada da yüzlerce Çin
askerini öldürdüler. Ordu çok kalabalıktı. Türk yiğitleri kanlarının son
damlasına kadar vuruşarak can verdiler. İhtilal başarılamadı ama, esir
Türklerin gönlündeki hürriyet ateşi büyüdü büyüdü ve dalga dalga bütün Türk
illerine dağıldı. Bu olay 639 yılında olmuştu. İhtilâl ateşi 41 yıl
sönmeyecek ve 41. yılda bağımsızlıklarını kazanacaklardı.
Batı Gök-Türk Hakanlığı
Tardu’nun Başarılı Yılları: 582-603 582
yılında Doğu hakanlığı ile resmen ilgisini kesen Tardu, her iki kanadı kendi
idaresinde birleştirmek için gayret sarf ediyordu. Doğu hakanlığına baskı
yapan Çin’in Tülan hakana karşı kardeşi, T’u’li’yi tutarak iki kardeşi
çarpıştırması üzerine Tardu Çin’e yürüdü. Kuzey Çin’de başarılarla
ilerlerken yukarıda adı geçen general-diplomat Ç’ang Sun-şeng’in oyununa
kurban oldu. Bu Çinli, Türk ordu efradı ve atlarının geçeceği yollardaki
suları, pınarları zehirlemişti. Tardu böyle bir şeyin yapılacağını hatırına
getirmediği için ağır zayiat ve telefat verdi. Çekilmek zorunda kaldı (600).
Bu tarihe kadar Tardu Kağan batıda pek çok başarılar kazanmış, Hoten
bölgesini imparatorluğa bağlamış, Şehinşah IV. Ormuzd “Türk-zade” (579-590)
zamanında, Bizans–Sasanî savaşlarında, İran iç-işlerine müdahale etmiş, bir
Türk başbuğu Derbend’i kuşatırken diğer bir Gök-Türk ordusu Herat, Budgis
havalisine girmişti. Bu orduyu durduran ünlü Sasanî kumandanı Bahram
Çupi’nin isyan edip Ormuzd’ı tahttan indirip oğlu Husrav Parviz’i tahta
çıkarması, Sasanî imparatorluğunu karıştırmış, Bizans’ın müdahalesi ile
mağlup edilen Bahram sonunda hakana sığınmıştı. Böylece Tardu’nun bir
yandan, kısa müddet için de olsa, her iki hakanlığı kendi idaresinde
birleştirmesi (598’e doğru), aynı zamanda İran üzerinde hakim bir durum
kazanması, onun 598 yılında Bizans imparatoru Mauriacus’a gönderdiği
mektupta ifadesini bulmuş görünmektedir: “Dünyanın yedi ırkının büyük şefi
ve yedi ikliminin hükümdarı Hakan’dan Roma imparatoruna...” Çin kaynaklarına
göre de bu tarihte Tardu, Ötüken, kuzey-batı Moğolistan, Aral Gölü havalisi,
Kaşgar, Maveraünnehir ve Merv’e kadar Horasan sahaları üzerinde hakim
bulunmakta ve ulu hakan olarak “Bilge Kağan” ünvanını taşımakta idi. Fakat
Tardu, Gök-Türk birliğini gerçekleştirmek için çok şiddetli davranmıştı.
601’de Çin başkenti yakınlarında bir savaşta netice alamaması üzerine birçok
Türk boyları ve yabancılar ayaklandılar. Tardu bunlarla başa çıkamadı ve
Köke-na’ur havalisinde kayıplara karıştı (603).
IITardu Sonrası Kısa Zaafiyet Dönemi
(603-619)
Tardu’nun sahneden çekilmesinden sonra,
memlekette isyancıların sayısı arttı, nizam bozuldu. Doğu hakanlığında yeni
bir kudret olarak beliren Şi-pi Kağan’a karşı, Tardu’nun torunu Sui’lerle
işbirliğine kalktığı ve hatta ülkesini bırakarak Çin sarayında yaşamayı
tercih ettiği için Şi-pi tarafından Çinliler’den teslim alınarak öldürüldü
(619). Devlet meclisi’nin hakan ilan ettiği, Tardu soyundan Şi-Koei
zamanında durum düzelmeğe başladı.
Tong Yabgu Zamanı (619-630)
Fakat asıl huzur, Tardu’nun küçük torunu
olan T’ong-Yabgu devrinde (619-630) görüldü. Çin kaynağı T’an-shu’ya göre
“akıllı ve cesur” olan bu hakan “mahir bir savaşçı ve şeçkin bir stratejist”
idi. Orhun, Tola ırmakları ile Aral Gölü arasında yayılmış bulunan
Tölesler’i kendine bağlamış, İranlıları mağlup etmiş, güneyde Kandahar’a
kadar ilerlemişti. Ordusu birkaç yüz bin iyi yay kullanan süvarilerden
kurulu idi. Merkezi Talas şehrinin 75 km. kadar güney doğusundaki ünlü Bin-yul
(Bin-bulak= bin pınar) mevkiinde idi. Tang-shu’ya göre “o zamana kadar
batıda onun derecesinde kuvvetli olanı görülmemişti”. Çin ile dostane
münasebetler kurmuş olan T’ong-Yabgu çağında Hindistan’a gitmek üzere
Gök-Türk İmparatorluğu’nu bir baştan bir başa geçerek yolları, şehirleri,
dinî ve kültürel hayatı hakkında çok alaka çekici bir bilgi veren, Çinli
Budist rahip Hiuen-Tsang, T’ong Yabgu’yu da ziyaret etmiştir
Gök-Türk Tarihinin En Karanlık Yılı: 630
Gök-Türk İmparatorluğu’nun parlak bir
devri yaşadığı yıllarda On-oklar ve Karluklar isyan ettiler. Bunları kendi
mevkiini tehlikede zanneden Doğu hakanı Kie-li teşvik etmiş olmalıdır. Bir
tartışma esnasında T’ong-Yabgu’nun, hakanlığın batı kanadı başbuğu olan
amcası Se-pi tarafından öldürülmesi (630) ülkeyi karıştırdı. On-ok’lardan Nu-şi-pi’ler
Se-pi’yi istemediklerinden kendileri hükümdar seçmeyi tercih ettilerse de,
T’ong-Yabgu’nun oğlu Se-Yabgu üzerinde birleşildi. Bu defa Tölesler’in
ayaklanması devletin Çin’e bağlanmasında birinci derecede amil oldu. 630
senesi büyük Gök-Türk tarihinin en karanlık yılıdır. Doğu hakanlığı bu sene
Çin’e boyun eğmişti. Batı hakanlığı da aynı tarihte aynı akibete uğradı.
Bundan sonra Aşına soyundan bir sürü “kağan”, bazan aynı zamanda birkaç
“kağan” Batı Gök-Türk gruplarının başında görülüyorsa da, bunlar aynı
zamanda Çin’in birer memuru durumunda idiler. Batı Gök-Türk ülkelerinin
Çin’e ilhakı 658’de tamamlandı.
İlteriş Kutlug Kağan’ın II. Gök-Türk
Devleti’ni Kurması: 682